Eshâb-ı kirâm aleyhinde konuşanın cezası…

At, birden sâhibinin şehadet parmağını ısırıp kopardı. Adam, feryat ve figana başladı.

Molla Câmî hazretleri büyük velilerdendir. Horasan’da, Cam kasabasında 817’de (m.1415) doğdu. 898’de [m. 1492] Herat’ta vefat etti. Behâeddîn Buhârî hazretlerinin halifelerinden Sa’deddîn-i Kaşgârî meclisinde kemâle geldi. Sultanlardan ve hele vezir Ali Şîr Nevâî’den çok saygı görürdü. Fatih Sultan Muhammed hazretleri ile de mektuplaşırdı. Fatihin daveti ile Konya’ya teşrîf etti ise de padişah vefat ettiğinden görüşemediler.

Molla Câmî’nin talebelerinden biri şöyle nakletti: “Bir zamanlar Sermazar şehrinde bir müddet oturmam icap etti. Bu durumu gelip Molla Câmî’ye arz ettim. Bana; “Gâyet münasiptir. Burayı bırakıp acele ile oraya git! Giderken acele etmeyi sakın ihmâl etme. Fırsat ganimettir ve bunda senin için nice gizli haberler vardır.” buyurdu. Ben, tekrar memleketime dönünce, birtakım engeller zuhur etti ve geciktim. Bir hafta sonra evime varınca, ne kadar kıymetli eşyam varsa hepsinin çalındığını gördüm.”

Molla Câmî bir gün bir kimseye; “Ne iş yapıyorsun?” diye sordu. O da; “Hamdolsun huzurluyum. Sıhhat ve âfiyette bulunduğum hâlde dünyayı terk ederek bir köşeye çekildim. Cenâb-ı Hakk’ın zikri ile meşgul oluyorum.” dedi. Molla Câmî buna cevap olarak; “Huzur ve âfiyet bu değildir. Huzur ve âfiyet, insanın nefsinin emmârelikten kurtulup, itminana kavuşmasıdır. Nefsi itminana kavuştur da, ister sakin bir köşede otur, isterse insanların arasında.” buyurdu.

Molla Câmî’yi çok sevenlerden biri anlattı: “Eshâb-ı kirâm düşmanlarından biri, Molla Câmî ile münazara etti. Eshâb-ı kirâm aleyhinde kelimeler sarf etti. Buna Molla Câmî öyle güzel cevaplar verdi ki, o Eshâb-ı kirâm düşmanı, konuşacak tek kelime bulamayıp sustu. Fakat Molla Câmî hazretlerine buğz etmeye, ona gizliden düşmanlığa başladı. Biz bu adamın en kısa zamanda bir belâya uğrayacağını ve Eshâb-ı kirâm efendilerimize dil uzatmanın cezasını ânında çekeceğine inanıyor ve bekliyorduk. O, biraz ötede duran atının yanına gidip, yemini yiyip yemediğini kontrol etmek için, elini atın başındaki torbanın içine soktu. At, birden sâhibinin şehadet parmağını ısırıp kopardı. Bağırmaya, feryat ve figana başladı. Herkes ne oluyor ne var diye etrafına toplandı. Biraz sonra yere yıkıldı ve büyük bir ızdırap içinde kasıla kasıla öldü. Doğrusu, cezanın bu kadar kısa bir zaman içinde verileceğini tahmin etmiyorduk.”

Vehbi Tülek’in önceki yazıları…

Kategori içindeki yazılar: Vehbi Tülek