Bugün bir nebze, “Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerîfler Işığında Peygamber Efendimizi Sevmenin ve O’na Tâbi Olmanın Önemi” konusunu işlemek istiyoruz.
Son zamanlarda, Sevgili Peygamberimizi saf dışı bırakmak, sâdece Kur’ân-ı kerîmle iktifâ etmek / yetinmek isteyen bazı insanlar ortaya çıkmıştır. Onun için, biz bugün ve bundan sonraki birkaç makâlemizde, bir nebze, “Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerîfler Işığında Peygamber Efendimizi Sevmenin ve O’na Tâbi Olmanın Ehemmiyeti / Önemi” konusunu işlemek istiyoruz.
Bilindiği üzere, târihte “Câhiliye Devri” denilen bir dönem vardır. Bu dönemde, Arabistân Yarımadasında, insanlar putlara tapıyor, fıçılarla içki içiyor, sabâhlara kadar kumar oynuyorlardı. Yine o devirde, kuvvetli olan haklı sayılıyor, ahlâk-nâmûs mefhûmu kâle alınmıyor, kadınlar bir ticâret eşyâsı gibi alınıp-satılıyor, kız çocukları diri-diri toprağa gömülüyorlardı. O zaman işlenen rezâletler ve kepâzelikler saymakla bitmez. Bütün Asya, Afrika ve Avrupa’da da, ya’nî dünyânın tamâmında da durum bundan farksızdı.
Elbette bunlardan rahatsız olan, memnûn olmayan akl-ı selîm sâhibi insanlar -az da olsa- mevcuttu ve bunlar, Cenâb-ı Hakk’a tazarru’ ve niyâzda bulunuyor, bu karanlık gecenin bitmesi için hâlisâne-muhlisâne yalvarıyorlardı.
İnsanlara merhamet buyuran Allahü teâlâ, muhtelif asırlarda ve çeşitli coğrafî bölgelerde yaşayan insanlara birçok Peygamber gönderdiği gibi, o dönemde de, son Nebî ve Resûl olan Hazret-i Muhammed’i (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün âlemlere Peygamber olarak vazîfelendirmiştir.
Peygamber Efendimiz, Allahü teâlânın dînini insanlara teblîğ vazîfesini alınca, onları küfür, dalâlet, cehâlet, ahlâksızlık, vahşet ve zulmetten kurtarıp îmân, hidâyet, ilim, irfân, ahlâk, fazîlet, nûr, aydınlık, insanlık, adâlet, hakkâniyet ve insan haklarına kavuşturmak için canla-başla çalışmaya başlamıştır. Gece-gündüz hiç durmadan, Allah’ın gönderdiği en son ve en mükemmel dîn olan “İslâm Dîni”ni beşeriyete teblîğ etmiştir.
Nasipli olan kimseler, önceleri birer-ikişer, üçer-beşer, sonraları ise grup grup İslâmiyete yönelmişler, ona dört elle sarılmışlar, bu husûsta mâllarını, cânlarını, âilelerini ve çoluk-çocuklarını dahî fedâ edecek bir hâle gelmişlerdir.
Cenâb-ı Hakk’ın lutfuyla, Peygamberimizin de çalışmalarıyla, “Câhiliye dönemi” gitmiş, bir “Asr-ı saâdet = Seâdet asrı” meydâna gelmiştir. Bilindiği gibi, sonra da “Hulefâ-i Râşidîn” dönemi gelmektedir ki bu dönem de, Müslümânların altın çağıdır.
Takdîr edileceği üzere, insanları, bağlı bulundukları dînlerinden, eski örf, âdet ve geleneklerinden, bir anda vâz geçirmek kolay bir iş değildir. Hazret-i Peygamber (aleyhis-salâtü ves-selâm), bozuk inançları ve alışkanlıkları söküp atmada tedrîce riâyet etmiş, bu tedrîci; inanç, ibâdet ve hükümlerin hepsinde uygulamıştır.
Takrîben 23 sene zarfında, barışta ve savaşta, sıkıntı ve mutluluk anlarında, dînî, ictimâî, ahlâkî ve siyâsî hayâta dâir, içinde bulunduğu toplum ve çevresindekilere çok önemli mesajlar vermiş ve onlara fiilî olarak “üsve-i hasene = nümûne-i imtisâl = ya’nî en güzel örnek” [Ahzâb, 21] olmuştur.