İnsan denen varlık…


Batılı bazı bilim adamları, “İnsan Denen Meçhûl” insanı bir muammâ olarak gösteriyorlarsa da, insan, temel kaynaklarımızda zikredilen sıfatlarıyla başka ta’rîf edilmektedir…

Bilindiği üzere, “Alexis Carrel” gibi Batılı bazı bilim adamları, “İnsan Denen Meçhûl” adıyla kitap yazmak suretiyle, insanı bir muammâ olarak gösteriyorlarsa da, insanı, –temel kaynaklarımızda zikredilen sıfatlarıyla- şöyle ta’rîf etmek mümkündür:

İnsan, “madde” ve “ma’nâ” (yani “beden” ve “rûh”) olmak üzere iki unsurdan meydâna gelen, “Allah’ın yeryüzündeki halîfesi” kılınan (Bakara, 30), “a’lâ-yı illiyyîn”e çıkmaya namzed yapılan (Âl-i İmrân, 139; Mutaffifîn, 18-19), “eşref-i mahlûkât” olarak (İsrâ, 70), “ahsen-i takvîm” üzere yaratılan (Tîn, 4), “mükerrem” (İsrâ, 70) bir varlıktır.

Fakat nefsinin esîri olduğu zaman, “esfel-i sâfilîn”e (Tîn, 5) yuvarlanmaya, hayvanlardan aşağı bir derekeye düşmeye mahkûm (A’râf, 179; Furkân, 44) bir yaratıktır.

Demek ki insanoğlu, ne melekler gibi sırf “nûrânî” bir varlık, ne de hayvânlar gibi sâdece bir “maddî” varlıktır. İnsan, meleklerden üstün seviyeye çıkabilen, kendisine, muhtaç olduğu bütün ni’metler ihsân edilen (Lokman, 20; Nahil, 18), âhirette bunlardan hesâba çekilecek olan (Tekâsür, 8), belli bir yaratılış gâyesiyle bu dünyâya gönderilen, yanî “Allahü teâlâyı tanımak ve ibâdet etmekle mükellef (Zâriyât, 56) bir kuldur.”

İyi bir insan, kâmil bir Müslümân, mes’ûd ve bahtiyâr bir kimse olmak için, ilk olarak, doğru bir itikâda sâhip olmak, yanî Ehl-i Sünnet itikâdında olmak lâzımdır. İkinci olarak, fıkhî bilgilere vâkıf olup onlarla amel etmek gerekir.

İşte bundan dolayı, büyük âlim ve velîlerden olan İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî (kuddise sirruh) da, dört hak mezhebin fıkıh bilgilerinde mâhir, beş tarîkatte mürşid-i kâmil ve mükemmil olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (kuddise sirruh) da, bu iki husûsun ehemmiyetini vurgulumaktadırlar.

“Âkıl ve bâliğ olan her erkek ve kadının birinci vazîfesi, Ehl-i Sünnet âlimlerinin yazdıkları akâid bilgilerini öğrenmek ve bunlara uygun olarak inanmaktır. Kıyâmette Cehennem azâbından kurtulmak, onların bildirdiklerine inanmaya bağlıdır.” [İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbâniyye]

“Müslümânların birinci vazîfeleri, itikâdı düzeltip, Ehl-i Sünnet vel-cemâat âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak inanmaktır. İkinci olarak, fıkıh bilgilerini öğrenip, her şeyi bu bilgilere göre yapmaktır.” [Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, İ’tikâdnâme / el-Îmân ve’l-İslâm]

Sevgili Peygamberimiz, İmâm Şehristânî’nin “El-Milel ve’n-Nihal” isimli kitâbının başında geçen bir hadîs-i şerîfinde: “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan bir fırka kurtulacak, diğerleri helâk olacaktır” buyurdu. Bunun üzerine, Eshâb-ı kirâm: “Kurtulan fırka hangisidir?” diye sordular. O da, “Ehl-i sünnet vel-cemâattir” cevâbını verdi.

Eshâb-ı kirâm bu defâ: “Ehl-i sünnet ve’l-cemâat nedir?” diye sordular. “Benim ve Eshâbımın bulunduğu yolda olanlardır” buyurdu.

İbrâhîm Hakkî Erzurumî (rahmetullahi aleyh) bir şiirinde şöyle buyurmuştur:

“Hudâ Rabbim, nebim hakkâ Muhammeddir Resûlüllah,

Hem İslâm dînidir dînim, kitâbımdır Kelâmullah,

Akâidde, Ehl-i Sünnet oldu mezhebim, hamdolsun,

Amelde, Ebû Hanîfe mezhebi, mezhebim vallah.”

Prof. Dr. Ramazan Ayvallı’nın önceki yazıları…


Kategori içindeki yazılar: Ramazan Ayvallı